IŞIKLA “KAMASUTRA” VE YARATICILIK (2)


FOTOĞRAFI: IŞIKLA “KAMASUTRA” VE YARATICILIK,(2):

Faruk Atalayer

   An”: zamandır, zaman izindeki bir odaklıktır.. Bir enerji olarak zaman ise;  evreni tek yönde kapatandır. “Geçmişi, şimdiyi, geleceği” kesintisiz üretendir. Türkçe de “an”  daha çok, “şimdi’deki” bir tekil zamanı niteler.

   Anı”: An kökünden türetilmiş, geçmişteki bir yaşanmışlık anını belirtir. “Anımsatıcıdır, hatıradır.”

   Anlak”: An kökünden türetilmiş, eskiye ait bilgilerin işleniş hızı ve birleştirme biçimini niteler, anında anlama, kavrama gücü olan zekadır.

   Andırım”: An kökünden türetilmiş çağrıştırmacılık, benzetmecilik, “temsil”. Benzeme, çağrıştırma olarak olmayanla ilişkilendirme, bağlantı kurma, yapay varlık olarak doğrudan veya dolaylı “temsil” etme güçüdür. Bir anlamda, “o gibi olma, özdeşleşimdir.” Yaratıcı benlik, estetik ruh, özdeşleşmeci gönül gelişip derinleştikçe, görüntü seçmede de özgün ve  yaşayan bir dile ulaşılır.

   Fotoğraf, ışık-zaman göreceliğinde bir “andır, anıdır, andırımdır.” Daha açığı, insana yönelik görsel ileti iletişiminde “o an olmayanın, bitmiş olanın,” geçmişte kalanın “andıranıdır.” Bu kendine göre bir gerçeklik içeren “taşıyıcılık  varlığını, insan ancak “ışık” enerjisine dayanarak, yapay bir antientropiklik olarak üretir. Çünkü “andırım”, ancak, ışık-zaman süreçlerinde vardır.

   Işık, evrenin ikinci hızlı “şeyidir.” Saniyede 300.000 km. hızla kayan ışığın doğrudan “yakalanması, yarışılması ve yalıtılması” olanaksız gibidir. Ama insan gözünün algılayabildiği “beyaz ışık” frekansları, özdekle “çarpışınca”, kısmen emilip, yansıyor, kırılıp dağılıyor. Böylece “akısından”(aydınlatma güçünden), şiddetinden çok şey kaybediyor. İnsani görme ve biçimleri değerleri ile ayırt edip algılama, ancak bu kırılıp-yansıyan ışıkla gerçekleşebiliyor. Fotoğrafın üretim biçemi de, bu görme süreciyle aynıdır. Uygun bir teknik ve teknoloji ile, “yansıtanın-kırıp saptıranın” yüzey yapı değerlerine göre biçimlenmiş ışığı kaydedip, varlıklaştırma, fotoğrafın ana yapısını oluşturuyor.

   Fotoğraf, ışığın bu “halleri” (emilme, yansıma durumları) ile “dansetmek”, adeta “sevişmektir.” Ama herhangi bir “düz, geleneksel, sıradan” iletişim değildir. Bir yükseliş, bir aşkınlık, uçma, bir sanatsal eriş olan “Kamasutrasal” iletişimdir. KAMASUTRA(Kadın sevişme sanatı.): bir yaşam felsefesi, bir kendi olma anlayışıdır. Çünkü “kendini sevmeyen” ürer ama sevişemez. Özgür olmayan, geleneksel formları aşamaz, yücelemez. Evrenin en hızlı şeyiyle “oynaşmak”, onun bir anını dondurmak, tutuklayıp “görünen varlık” olarak “muhafaza etmek”; soluklanmadan içe göçmeye, el-kas kullanmadan konumlara kadar, “Kamasutrasal” bir ince, ritmik, duyarlı “eriş” ilişkisi ve ardıl akıcılığıdır. Aynen “Kamasutra” gibi, “eşzamanlı” bir andırım esaslı özdeşleşimdir. Bir çeşit sevişme, an’la kaynaşma, kalıcı ve derin bir anılaşmadır.

   Andırım (Temsil), en az iki şey arasındaki benzer ilişkiyi kurmadır. Andırım aynı zamanla bilinmeyenler ya da en az bilinenler arasında bile, benzer bir ilişki olması gerekliliğini, birinden ötekine “uslamlama ötesi duyumsama” ile çıkarsayıp içleştirmedir. Bu ise, fotoğrafın,  düz, formel çalışan bir beyin için bile, yansıyan ışığın, yansıtana ilişkin örgüsünü “andırım ve benzerlikle sunma” gücüyle tanışması, kaynaşması dirimliliğidir. Ayrıca, zaten her sıradan insan için bile “ayırt etme,” ağırlıklı olarak “benzerliklere” dayanarak yapılan bir anlama ve fark etmedir. Buda, fotoğrafın “başkasına benzemeyeni, farklı olanı, bilinmeyeni, bulunmamış, görülmemiş olanı”; andırım ve benzetime bağlı olarak, sınama denemelerle, içine girerek, empatik bir bütünleşme ile bulup yakalamaya, sunmaya zorlama verimliliğidir. Işıksal görüntülerin özel, değişik olan örüntüleriyle içleşme, karışma, içinde yer alma, aynen Kamasutrasal bir etkinleşme olanağıdır. İnsanı tam bireyselleşmeyle, “ben olmasını, beni yaşamasını, beni aşmasını, anlak varlığı olmaya ulaşmasını” sağlayan, kamasutrasal bir eylemliliktir.

   Işığın şiddeti,  kaynaktan açığa çıkan enerji ile doğru orantılıdır. Ama özdekle çarpışan ışık frekansları hem ayrışırlar, yön-doğrultu sapmasına uğrarlar,  hem de aydınlatma güçünden kaybederler. Işığın bu aydınlatma dereceleri, görsel algılamada, plastik “ton  değerlerini yaratır. Fotoğraf: ışık şiddetine, gelme acısına, yüzeylerin konumuna, emilmenin ayrıştırıcılığına göre, kaydedilen tonlardan oluşur. “Parıltı beyazından koyu siyaha kadar” pek çok ton derecelenmesi, karşılıklı etkileşimlerle hareket ve ritmin görsel örgüsünü sağlar. Ton, ışığın fotoğraf da ki nesnelleşmiş değerleridir. “Dokudan derinliğe, gölgeden aydınlığa, öndelikten arkadalığa, hareketten durgunluğa, renk saflığından netsizliğe” kadar, andırım esaslı içeriğin, anlamın “şimdiye” aktarımı, tonlarla olmaktadır. Buda, “o anda, o sırada” gerçekleşen bir ışıksal oluşumun; sezilmesi, seçilmesi, ışık değerlerinin içleştirilip yaşanması, yakalanmasıdır. Yani ışık-insan ilişkisinde, özel bir seçimin nesnel biçimlenmesini ve geleceğe taşınmasını sağlama duyumsanıp-yaşanması zevkidir, keyifliliğidir. Işığın ritmine ulaşma, ışığın akışkanlığıyla birleşme coşkunluğudur.

   Kamasutranın tüm zenginliği, yöneltme, denetleme ve “motor tepkime de” incelik, disiplin ve duyarlılık üstünlüklerine bağlıdır. Kamasutra, “ses, kas, nefes” kontrolünde ustalaşmadır. Bedenin, canın, tinin “bireysel kullanımında üstünleşmedir.” Farkındalıkla “içe göçme,” zihnen duyumsayıp seçme, bir anlamda “denetlemedir.” Zaman akışkanlığında her şimdi, şaşmaz bir hızla ardışıktır. İnsan, zamanın ancak ardışık anlarını tutuklayıp, kaydedebilir. Bu bir keyif, bir zevk derinleşmesidir. Fotonların düz doğrultudaki dalgasal yayılımı ardışıktır. Ama ışık, bir anın da tutuklanıp yapay varlık olarak kaydedilebilir. Buda bir denetleme ve kontrol etmedir. İnsanlar, genel olarak “ardışıklığa bağımlılığı” veya ayrım içermeyen ardışıklığı benimseyip, özümsemişlerdir. Uzay, zaman, mekan algısında, alışılmışın dışında, ardışık olmayanların ilişkisini kurmada, denetleyip sunmada, fotoğraf en etkin bir “dil” olanağıdır. Ardıl olmayan bir zamana, “geçmişi” taşımaktır.

   Geçmişten geleceğe uzanan ve daima “ileri” giden zaman, insan olmaksızın varolandır. Egemenlik ortamında insan, “tek yönlü bakış, tek tip düşünme, tek biçemde imgeleme” kalıpları ile güdülüdür. Doğanın, toplumun gerçekleri ile belleksel düzenekler ve kayıtlar daima çelişik ve çatışıktır. Çünkü beyinler, “normalleştirme-kullaştırma” sonucunda, egemen felsefe, inanç, ahlak ve ideolojinin ilkeleri ve “doğruları” ile hem doludur, hem de koşulludur. Fotoğraf, insan bilincine, duygularına, düşlerine uymasa da, çatışık olsa da; farklı, değişik, tam olarak ardışıklık içermediği için  kanıksanmamış” görsel bilgiler sunar. Yani görmeyi, bilmeyi, algılamayı değişime, farklılaşmaya zorlar. Doğayla, gerçeklerle belleği, beyni “andırım” esaslı dönüşme birliğine yöneltir.

   Zaman içinde oluşan her şey, kendine özgü bir gerçekliktir. Varlık, nesne, olay, gerçeklik, süreç içinde “o sıradalık” olarak açığa çıkar, bir an sonra niteliksel veya niceliksel olarak, kesintisiz değişime uğrar, dönüşür. Fotoğraf, kendi malzeme gerçekliğinin dışında, “o sırada” olanın, “bir anın” andırımsal gerçekliğidir. Elle tutulan, görülüp algılanan özgül bir nesnelliktir. O, gerçeğe ve yaşama en yakın şeydir.

   Işık ve yansımaları bir gerçektir. Fotoğraf, varolanlardan yansıyanları kaydeden yapay bir gerçektir. Ama konuşmadan, yazmadan çok daha etkin, hızlı, zengin olan, insanı hemen “empatik” dalmaya, uçmaya götüren bir bilgi aktarma gerçekliğidir. Işıkla, zaman boyutu içinde girişilen bu ilişkilenme, hem seçip “çekmede”, hem de “seyirde” bir “dans”, bir eriş, bir ritimsel yükseliş iletişimidir. Kamasutrasal bir ilişki gibi kaynaştırıcı, eritici ve etkileyicidir.

   Fotoğrafın ışıkla varolması, insanın doğrudan ışıkla ilişki kurmasıdır. Onu fark etmesi, ayırması; alışkanlıklarının ve hazır bellenmiş bilgilerin dışına çıkmasını sağlar. Bakma biçeminden meraklılığa kadar, sıradanlaşmayla, normalleşmeyle yitirilmiş güçleri tetikler, kaşır. Bunlar ise, kaçınılmaz olarak insanı daha bireysel özgüllüğe iter. Nasıl Kamasutra öz benliğe yönelme ise, fotoğraf üretimi de kişiyi “tikelleşmeye” zorlar, “kendini sevmeye” iter. Fotoğraf, seçme (Kadraj ayarından görüntüde titizlenmeye, içerik bulmadan kavramlaştırmaya kadar olan)  güçünü açığa çıkarır, geliştirir. O geçmişi andıran veya geçmişteki bir anın andırımı olan eskinin varlıklaşması iken, çekeni ve izleyeni yenileyen olur.F.A.   

 Her seçme anı, yakalamanın, fark etmenin coşku ve esrimesini en uç hücrelere kadar yayar. Bu “hoşlanımın” yaşama katılımıdır. Derindir. Yüzeysel hazlar gibi “gel-geç” değildir. Seyirciye sunumun da ise; ayrı bir tat, seçiciden izleyiciye, etkin olarak yayılan olur. Buda kalıcılığın, katılımcılığın, üretmenin evrensel “keyifliliğidir.”

HALA  ALINYAZISINA  TAKILIP KALANLARDAN  MISINIZ?

  

Previous FOTOĞRAFIN ESTETİK DİLİ VE YARATICILIK
Next FOTOĞRAFÇI, ESTETİK, ETİK VE YARATICILIK